Denizli'de son günlerde yaşanan gelişmeler, yalnızca siyasi gündemin değil, toplumsal vicdanın da sorgulanması gereken bir noktaya geldi.
Merkezefendi Belediye Başkanı Şeniz Doğan'ın tutuklanmasının ardından daha olayın sıcaklığı geçmeden, bazı haber yayın organlarında, kamuoyunda ve sosyal medyada aynı sorular dolaşmaya başladı:
"Şeniz Doğan'ın yerine kim gelecek?"
"Yeni belediye başkanı kim olacak?"
"Belediye başkanlığı koltuğuna kim oturacak?"
Elbette bu soruların hukuki ve siyasi açıdan bir karşılığı olabilir. Belediyenin yönetiminin nasıl sürdürüleceği, olası idari süreçler ve yasal prosedürler konuşulabilir. Hayatın olağan akışı içerisinde bunları merak etmek de mümkündür.
Ancak benim burada takıldığım nokta, sorunun sorulması değil; sorulma zamanı ve ortaya koyduğu yaklaşım.
Bir belediye başkanı tutuklanmış. Henüz yaşananların şaşkınlığı atlatılmamış, hukuki sürecin nasıl ilerleyeceği belli değil, iddiaların ne ölçüde karşılık bulacağı yargılama sonucunda ortaya çıkacak. Buna rağmen daha ilk andan itibaren konuşulan konu, neredeyse belediye başkanlığı koltuğunun kime devredileceği oluyor.
Peki, hiç mi durup düşünmeyeceğiz?
Hiç mi yaşananların ağırlığını hissederek bir adım geri çekilmeyeceğiz?
Mesele Şeniz Doğan Değil, Mesele Yaklaşımımız!
Öncelikle bir noktayı açıkça ifade etmek gerekiyor. Bu yazı, Şeniz Doğan'ın suçlu ya da suçsuz olduğuna ilişkin bir değerlendirme değildir. Buna karar verecek olan yer mahkemelerdir. Hukukun temel ilkesi açıktır: Kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan hiç kimse suçlu ilan edilemez.
Ancak aynı hukuk düzeni içerisinde yaşayan insanlar olarak bizim de olaylara yaklaşırken taşıdığımız bir sorumluluk var.
Bir insanın, bir belediye başkanının, bir siyasetçinin tutuklanmasının hemen ardından onun koltuğuna kimin oturacağını konuşmaya başlamak bana pek vicdani gelmiyor.
Belki hayatın olağan akışı içerisinde siyasi hesaplar yapılabilir. Belki siyasi partiler kendi gelecek planlarını oluşturabilir. Belki bazıları için bu gelişme yeni fırsatların kapısını aralayabilir.
Ama her şeyin bir zamanı, bir üslubu ve bir de vicdani sınırı olmalı.
Daha yaşananların ne anlama geldiğini anlamaya çalışmadan, daha hukuki sürecin nereye varacağı belli olmadan koltuk hesabına girişmek, ister istemez insana başka bir şeyi düşündürüyor:
Biz artık yaşanan her şeyi ne kadar çabuk kabullenir hale geldik?
Kabullenmek Başka, Hukuka Saygı Duymak Başka!
Burada asıl üzerinde durulması gereken meselelerden biri de bu.
Bir belediye başkanının tutuklanması elbette hukuki bir süreçtir. Yargı kararlarına saygı duymak zorundayız. Ancak hukuka saygı duymak, yaşanan her gelişmeyi sorgulamadan kabullenmek anlamına gelmez.
Tam tersine, hukuk devletinde sorgulamak, eleştirmek, soru sormak ve adil yargılama talep etmek de en temel demokratik haklarımız arasındadır.
Bugün Şeniz Doğan'ın yerine kimin geleceğini konuşurken, belki de öncelikle şu soruları sormamız gerekiyor:
Bu süreç nasıl gelişti? İddialar neler? Hukuki süreç nasıl işleyecek? Savunma hakkı eksiksiz kullanılabilecek mi? Adalet herkes için eşit şekilde tecelli edecek mi?
Bunları konuşmadan doğrudan koltuğun yeni sahibine odaklanmak, yaşananların insani ve toplumsal boyutunu göz ardı etmek değil midir?
Üstelik bu yaklaşım yalnızca bugünün meselesi de değil. Yarın başka bir belediye başkanı, başka bir siyasetçi ya da toplumun herhangi bir kesiminden bir insan benzer bir durumla karşılaştığında da aynı duyarlılığı gösterebilecek miyiz?
Yoksa alışkanlık haline getirdiğimiz bu kabullenme refleksiyle, her yeni gelişmeyi bir sonraki siyasi hesaplaşmanın başlangıcı olarak mı göreceğiz?
Bir Koltuktan Daha Fazlası
Belediye başkanlığı elbette önemli bir makamdır. Ancak o makamın arkasında binlerce insanın iradesi, seçmenin tercihi ve demokratik bir süreç vardır.
Bir belediye başkanının görevini sürdürememesi halinde hukukun ve mevzuatın öngördüğü süreçler işletilir. Bunun konuşulması doğaldır.
Fakat seçilmiş bir belediye başkanının tutuklanmasının hemen ardından yaşananları yalnızca bir makam değişikliği ihtimali üzerinden değerlendirmek, demokrasinin ruhunu anlamakta eksik kalır.
Çünkü mesele sadece bir koltuğun kime geçeceği değildir. Mesele, seçmenin iradesine, hukuka, adalete ve insan onuruna nasıl yaklaştığımızdır.
Benim itirazım tam da burada başlıyor.
Daha yaşananların şoku atlatılmadan, daha olayın bütün yönleri ortaya çıkmadan, daha hukuki sürecin nasıl sonuçlanacağı bilinmeden yeni başkanın kim olacağını konuşmaya başlamayı doğru bulmuyorum.
Bazen bir soruyu sormak için acele etmemek, verilecek cevaptan çok daha değerlidir.
Bugün ihtiyacımız olan şey koltuk hesabı yapmak değil; hukukun üstünlüğünü, adil yargılanma hakkını ve demokratik iradeyi savunabilmektir.
Çünkü bir gün o koltukta kimin oturacağından çok daha önemli bir soruyla karşı karşıya kalabiliriz:
Biz, yaşananlar karşısında vicdanımızı ve sorgulama yeteneğimizi ne zaman kaybettik?