İlk Kitabını Annesi İçin İmzaladı
İlk Kitabını Annesi İçin İmzaladı
Denizli’nin yetiştirdiği başarılı yazar Emine Supçin’in Destek Yayınevi’nden çıkan 3. Kitabı Dokunulmamış Kadınlar için, Forum Çamlık D&R Mağazası’nda imza günü düzenlendi.
Anneler Günü’nde düzenlenen imza gününe okurların ilgisi yoğun olurken, Beyağaçlı Yazar Emine Supçin bu özel günde ilk kitabını annesi Durkadın Hanım için imzaladı.
İmza Günü’nde yetişkinlerin yanı sıra gençler de yazarın kitaplarını imzalatmak için sıraya girdiler. Hem kitap imzalattılar, hem de çiçekler vererek yazarın anneler gününü kutladılar.
Okurlarıyla tek tek ilgilenen yazar Emine Supçin, onlara ambalajı kitap kapağı şeklinde düzenlenmiş çikolatalardan ikram etti.
İlk kitabı “Hiç” ve 2. Kitabı “Filozoflardan Seksi Şeyler”den sonra roman türünde ilk kitabını çıkaran Supçin, yeni kitabında dünyadaki kadın sorununu farklı bir bakış açısıyla işliyor. Roman karakterleri arasında erkeklerin yer almaması özelliğiyle de farklı olan kitap, akıcı üslubu, felsefi yaklaşımları ve kurgusuyla çok konuşulacağa benziyor.
Okuyucularından Yasemin Şahin’in kitapla ilgili yorumu ise şöyle:
“Cehaletin tek korkusu kadındır; çünkü kadın öğrenirse, çocuklarına da öğretir.” diye kitabın tüm muhtevasını tek ve çarpıcı bir cümlede toplamış Supçin. Konu kadın sorunsalı olunca üzerine konuşacak ne de çok şey geliyor aklıma. Bunlardan en önemlisi belki de kadının toplumda silikleştirilmesidir; yani cahil bırakılmasıdır. Sözünün, düşündüğünün, hissettiğinin değersizleştirilmesidir. Toplumda yer sahibi olamamasıdır. Ailede konumunun eşyadan farklı olmamasıdır. İşte, Dokunulmamış Kadınlar’da iki aile arasındaki kan davasını bitirmek uğruna hissettiklerinin ve sözünün hiçbir kıymeti olmayan Meryem, çocuk yaşta okul sıralarından koparılır ve kendisinden neredeyse 50 yaş büyük bir adama eşya gibi peşkeş çekilir. Bir çocuğun masumiyetini taşıyan Meryem’den zifaf gecesi beklenen bekâret zarı kanı gelmez. Cezasını ailesi kessin diye ailesine teslim edilmek üzere yola çıkarılan Meryem bir yolunu bulur ve kaçar, çok sevdiği öğretmeninin evine sığınır. Kitap, şu güzel paragrafla başlar: “Elinde topuklu beyaz ayakkabıları, çıplak kınalı ayaklarıyla çıkageldi gece yarısı. Masaldaki cadı kazanına düşmüş gibi perişan, kâbus ülkesinden kaçmış gibi ürkek ve korkak…”
Aslında ne kadar da tanıdık bir hikâye değil mi? Meryem’in hikâyesini her gün medyadan, gazetelerden, hatta belki de gerçek hayatlarımızdan çok duyduk. Bu kitabı farklı kılan ise, yüreğine ve beynine dokunduğunuzda kadınların değişimin öncüleri olacakları vurgusu.
Kitapta; hayatın karanlık yüzüyle karşılaşmış, uçurum kenarında, dipsiz kuyuların karanlığında içe işleyen yaşanmışlıklarıyla kalp burkan hayatların; aklının ve yeteneğinin aydınlığa çıkarılmadığı kadınların kaybetmeye yazgılıyken ikinci bir şansla gelen coşkuları ve geçmiş hüzünleri çarpıcı bir dansla resmedilmiş. Kitap, aklına ve yüreğine dokunulan her kadının yeteneğini gün yüzüne çıkardığı, kiminin yaşadıklarını resme döktüğü, kiminin müziğe, kimininse bilimde çığır açtığı dünyanın her yerinden farklı kadınların dramları ve kurtuluş hikâyeleriyle farklı dünyaların içine çekiyor insanı, ‘sen ve ben’i anlatıyor; biz oluyor.
Supçin, kadın kahramanlarının dramları ile sizi duvarlara çarpa çarpa, canınızı acıta acıta gerçeklikle yüzleştiriyor, adeta mahvediyor, değiştirmek istediğiniz düzen karşısında sıkılı yumruklarınızın kendi canınızı acıttığı acizlikle baş başa bırakıyor. Okudukça içinizden ruhu, bedeni, düşüncesi yaralı kadınlar çıkıyor, çıktıkları yerleri kanatıyorlar.
Dünya üzerinde bir tek kadın yoktur ki haksızlığa, şiddete, sözlü/fiziki cinsel istismara uğramamış olsun. Her kadın bunlardan en az birinin acı gerçekliğiyle mücadele etmiştir ya da sineye çekmiştir; daha doğrusu çekmek zorunda kalmıştır, ya da en iyisi şöyle diyelim, zorunda bırakılmıştır. Erkek egemen toplumun dayatmaları değil midir ki bunlar? Supçin de kitabında aynen şöyle der: “Erkek egemen toplumlar; okuyan, sorgulayan, fikir üreten kadın istemiyorlar. Ki egemenlikleri ellerinden alınmasın…” Kadınlar okumasın, öğrenmesin, aydınlanmasın diye ellerinden geleni yapar erkekler. Kadın karşısındaki geleneksel avantajını kaybetme sanrısı yaşayan erkek bastırır, ezer, döver, mal gibi satar. Tecavüz, şiddet, istismar da bu egemen cehaletin bir sonucu değil midir?
Hayatın acımasız taraflarını yüzünüze çarpan Supçin, mizah ve felsefeyi ise diğer iki kitabında olduğu gibi bu kitabında da eksik etmemiş. Yazar, yeri geldiği zaman gülümsetmeyi iyi biliyor; her sayfasında ise düşündürüyor. Kitabın her bölümü başlı başına bir tartışma konusu, her cümle tüm mananın toplandığı birer aforizma. Okuyan herkesin “Ben bu kitaptan hayatıma ne katabilirim, neleri değiştirebilirim?” diyerek okuması, okutması gereken bir kitap. Romanın dili ve üslubundaki şiirsel sadelik, özentiden uzak samimiyet, anlatımdaki akıcılık yazarın adeta uğraştığı zorlu meselenin iç ısıtan, kendine çeken tarafları olmuş.
Hiç bitmesin hezeyanlarıyla okuduğum bu kitapta bulduğum ya da sizin bulacağınız hikâyelerin kaynağı aslında hayatın farkındalığı, hayatın gerçek kesitleri. Hepimizin değiştirmek istediği ama bir türlü başaramadığı acı gerçekler. Okurken belki de bu yüzden kitabı gördüğüm herkese okutmak istemiştim. Belki bir şeyler değişir ümidiyle…
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.